Tarihte ABD Rusya mücadelesi

BD Başkanı Joe Bıden’ın bir televizyon programından, Rus mevkidaşı Validimir Putın hakkında sarf ettiği sözler, iki ülke arasındaki gerilimli ilişkinin seviyesini yükseltti. İki liderin medya araçlığıyla karşılıklı atışması bir anda akıllara, dünyayı 44 yıl boyunca etkileyen soğuk savaş dönemini getirdi.

ABD ile Rusya arasında yaşanan bu son gerilim bilindiği üzere ilk değildi. Hatta soğuk savaş yıllarında yaşanan krizlerin yanında başkanların atışması küçük bir olay olarak değerlendirilebilir. Çünkü iki ülke bir kaç kez savaşın eşiğine geldi, parmaklar tetiklerden son anda çekildi.

2021 yılında Bıden-Putın atışmasında biraz daha geri sarıp 1960 yılına gittiğimiz, büyük savaşın eşiğinden dönüldüğünü görüyoruz. İki ülkeyi savaşı eşiğine getiren ilk büyük kriz u-2 krizi olarak bilinir. Olayın gerçekleştiği 1 Mayıs 1960’a gitmeden önce, ABD’nin bir casus uçağını Sovyet topraklarına göndermesi için bir nedeni vardı.

O da, nükleer silahlanmadan Washington’ın artık yalnız olmadığını bilmesiydi. Ve ABD yönetiminin uykularını kaçıran, planlar yapmasına neden olansa, Sovyetlerin elinden ABD topraklarına ulaşan balistik füzelerin olmasıydı.

Washıngton kendi topraklarına yönelik olası bir füze saldırısını önceden önlemenin yollarını arıyordu. Ancak bunun Sovyetler birliğinin ne gibi hazırlıklar yaptığını da bilmesi gerekiyordu.

İşte bunu öğrenmek için Lockheed uçak şirketi Amerikan hükûmetine Sovyet savaş uçaklarının ve uçaksavar ateş menzilinin çok üstünde radara yakalanmadan uçabilecek bir uçak yaptı.

U-2 olarak adlandırılan bu uçak bir füze gibi havalanabilmekte, 10 saniye içinde 300 metreden 21000 metre yüksekliğe çıkabilmekteydi. Yakıt almaksızın yedi buçuk saat uçabilmekteydi. Daha da önemlisi u-2’lar çok yüksekten net fotoğraf çekecek güçlü kameralarla donatılmıştı.

Uçuşun harekât ve yönetimi ise, Amerikan merkezi haber alma örgütünün sorumluluğu altındaydı. Dönemin CIA Başkanı, Savunma ve Dışişleri Bakanları’nın onaylarını aldıktan sonra, Başkan Eisenhower’a bir dizi uçuş programı önermiş ve uçuşlar 1956 yılında İngiltere, Almanya, Türkiye ve Japonya’dan başlamıştı. Ancak 1 Mayıs 1960 günü, radara yakalanmamasıyla övünülen u-2 uçağı Sovyet radarları tarafından tespit edildi. Sovyet sahasında seyredip, istihbarı bilgi toplarken, Sovyetler hava savunma sistemini aktive etmişti. Ve birkaç saniye içinde Sovyet füzeleri ABD’nin casus uçağına isabet etti.

Pilot Francis Gary Powers uçak yere çakılmadan önce fırlatma düğmesine basmayı başarmıştı. Ancak aşağıda kendisini bekleyenler vardı. Uçağın düştüğünden Amerikalıların bile haberi olmamıştı. Dünya, u-2 olayını 2 gün sonra, 3 Mayıs 1960’ta Nikita Kruşçev Sovyet hava sahasında bir Amerikan casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürüldüğünü açıklamasıyla öğrendi.

ABD’nin ilk tepkisi, bu uçağın casus uçak olmadığını, açık hava sağanaklarını inceleyen bir meteoroloji uçağı olduğunu açıklamak oldu. Bu noktaya kadar SSCB u-2 uçağının pilotunun sağ olduğunu gizli tutuyordu.

Kruşçev 5 Mayıs 1960’ta verdiği ikinci demeçte, pilot Francis Gary Powers’ın sağ ve ellerinde olduğunu sorgusunda birçok itirafta bulunduğunu açıkladı. Bu açıklanma üzerine ABD uçağın Sovyetler birliği hakkında bilgi toplayan bir casus uçak olduğunu kabullenmek zorunda kaldı.

ABD’li pilot Powers ise CIA ile imzaladığı özel sözleşme uyarınca ABD’nin özel bir hava birliğinde çalıştığını ve görevinin Sovyetler ‘deki telsiz istasyonları, radar üsleri ve füzeler hakkında havadan bilgi toplamak olduğunu itiraf attı. Pilotun bağlı olduğu birlik 1956 tarihinden beri Türkiye’deki İncirlik Üssü’nde konuşlanmış olup her yıl bir dizi haber alma uçuşlarına çıkmaktaydı.

Pilot, düşürüldüğü gün, görevinin Pakistan’dan Norveç’e doğru uçup bilgi toplamak olduğunu söylemişti. Bu olaylar üzerine Türk hükümetince yapılan tek açıklamada, uçağın Peşaver’den Norveç’e uçtuğunun öğrenilmiş olduğuna göre Türkiye’nin bu olaydan sorumlu tutulamayacağı kaydedildi. ABD Başkanı Eisenhower, ülkesinin prestijine gölge düşüren ve soğuk savaşı hızlandıran bu olaydan sonra 25 mayıs 1960’ta yaptığı bir açıklamada, u-2 uçuşlarının durdurulmasını emrettiğini söyledi. Ancak Eısenhower’ın bu açıklaması, iki ülke arasındaki tansiyonu düşürmedi, devam eden hafta ve aylardaki gelişmeler aksine gerilimi daha da tırmandırdı. Çünkü iki ülke de nükleer silahlarla birbirini tehdit etmeye devam etti.

U-2 krizinden 2 yıl sonra bu kez ABD ve Sovyetler birliği Küba üzerinden karşı karşıya geldi. Ancak bu karşılaşma, iki ülke arasındaki soğuk savaşın zirve noktasıydı. Bu kez gerçekten nükleer füzeler karşılıkla ateşlenebilirdi. Ama Küba’nın tüm bu olup bitenle ne ilişkisi vardı? Bu kez krizin temelinde Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesiydi.

Fidel Castro’nun 1959 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolündeki Batista rejimini yıkarak iktidara gelmesi üzerine ABD, önce Amerikan devletleri örgütü bünyesinde Latin Amerika ülkelerinin ortak harekatıyla “Castro rejimini yıkmayı denediyse de Latin Amerika ülkeleri bu girişimde isteksiz davrandı.

Daha sonra ABD’ye kaçan Kübalı mültecilerin ABD Hükümeti’nin yardım ve desteği ile Küba’yı işgal etmesini içeren bir plan yürürlüğe konduysa da mültecilerin Domuzlar Körfezi Çıkartması’nda başarısızlığa uğraması, ABD’nin bu dolaylı müdahale girişimini sonuçsuz bıraktı.

Sovyetler ise ABD’nin Küba’ya karşı girişimlerine tepkisiz kalmadı. ABD’nin Domuzlar Körfezi Çıkartması’nda yaşadığı başarısızlıktan yararlandı ve Küba’daki “Castro rejimi “ne destek olmaya başladı.

SSCB, ihtiyaç duymamasına karşın Küba’nın şeker ihracatının büyük kısmını satın aldı ve Küba’ya olası bir Amerikan müdahalesine karşı güvence verdi. Bu sıcak ilişkilerin bir sonucu olarak 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. Küba ile SSCB arasında gelişen bu ilişkiler ABD’yi bir müdahaleye doğru itmeye başladı. ABD’de Küba’ya nükleer teçhizat taşıyan gemilerin durdurulmasını istedi. Durdurulmadığı takdirde vurulacaklarını belirtti.

Sovyet Lider Kruşçev ise ilk tepki olarak saldırı değil, savunma silahı taşıdığını söylediği gemilerin durması için emir vermeyeceğini açıkladı. Bu durum gerilimi daha da tırmandırdı. Kruşçev, 27 eEkim 1962’de Kennedy’e gönderdiği mektupta, ABD’nin Türkiye’deki benzer füzeleri sökmesi halinde SSCB’nin de Küba’dakileri sökeceğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini, içişlerine karışmayacağını ve işgal etmeyeceğini belirtmiş ve Küba’daki füzelerin sökülmesinin karşılığı olarak ABD’nin de aynı güvenceleri Küba açısından vermesi gerektiğini ekledi.

ABD Başkanı Kennedy kısa vadeli tedbirlerle uzun süreli tedbirleri birbirinden ayırmaktaydı. Kennedy için önemli olan ABD’ye yönelik tehdidin ortadan kaldırılmasıydı. Jüpiterler ise daha sonra ele alınacak bir düzenleme içinde düşünülebilirdi.

Amerika’da büyükelçiler nezdinde yapılan son görüşmede Sovyet elçi Küba’daki füzelerin kaldırmasının ancak Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasına bağlayacak Amerikan elçi yedekte tuttuğu kozu kullanıp “zaten Türkiye’ye koyduğumuz füzeler eskimişti 6 ay içerisinde kaldıracaktık” diyecekti. Bu gelişmelerin ışığında tansiyon düştü ve nükleer füze krizi atlatıldı.

Dünyanın bir nükleer felaketin eşiğinden dönmesinin üzerinden tam 17 yıl sonra 1979’da, iki ülke yine başka bir ülkede karşı karşı geldi. Sovyetler Birliği-ABD boks müsabakasının ringi bu kez Afganistan’dı. Afganistan’da gerilim, ülkede bir yıl önce 1978’de Marsist hükümeti başa gelmesi ve ona karşı muhafazakar kesimin ayaklanmasıyla başladı. Afgan Marsist hükümetinin davetiyle, 24 aralık 1979’da Sovyet ordusu Afganistan’a girdi.

Bu savaş Soğuk Savaş’ın ve bir uzantısıydı. Çünkü Afganistan hükümetinin yanında Sovyetler Birliği yer alırken, karşı tarafta hükümet karşıtı mücahitlerin yanında Amerika Birleşik Devletleri vardı. 1979’da Afganistan başlayan ABD Sovyetler güreşi, terör örgütü el Kaide’nin de tohumlarının atılmasına yol açan bir sürecin başlangıcı niteliğinde.

Sovyetler Birliği için 10 yıl süren bu savaş, hiç de iç açıcı değildi. 1989’da Sovyetler Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldığında 14.453 ölü ve 451 uçağını geride bıraktı. Hatta bu savaşın siyasi ve maddi maliyeti o kadar ağır oldu ki Sovyetler Birliği’nin çöküşü hızlandı. ABD ise savaş sonunda bölgede binlerce mücahite sahip oldu.

İki ülke arasında günümüzde en belirgin bilek güreşi ise Suriye’de yaşanıyor. Savaşın başında 2011-12 yılları arasında ABD, Esad rejimini devirmek üzeri muhaliflerin yanında yer aldı. Hatta silahlandırdı ve askeri eğitimlerden geçirdi.

Rusya ise muhaliflerin iyice güçlenmesi, Esad rejiminin sahada kaybetme ivmesine girmesiyle 2015 yılında Suriye’ye girerek Esad rejiminin halen ayakta olmasını sağladı.

Rusya’nın bu manevrası, ABD’nin Suriye planlarını tamamen bozdu. Irak’ta Basra ve Erbil’den Suriye’de Lazkiye’ye kadar petrol hattı kurmak isteyen ABD, bu planına Rusya’nın Suriye denklemine dahil olmasıyla rejim karşıtı muhaliflerle devam edemeyeceğini anladı.

Suriye savaşının 10.yılı geride kalırken, Suriye haritasına bakıldığında ABD Fırat’ın doğusundaki özellikle de Suriye’nin petrol bölgesini, terör örgütü PKK/YPG ile kontrolü altında tutuyor. Diğer taraftan, Rusya Esad rejimi ile birlikte özellikte başkent Şam dahil ülkenin Akdeniz kıyılarını kontrol ediyor.

Joe Biden yönetimi Rusya ilişkilere, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e “katil” başladığı bir süreçte, önümüzdeki dönem ABD Rusya mücadelesini sıkça göreceğiz ve hatta Türkiye olarak çoğu zaman olduğu gibi kendimizi bu mücadelenin tam ortasında bulacağız.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir